ADRASAN BÜYÜSÜ
- Hüseyin Akdağ
- 16 Şub 2022
- 7 dakikada okunur
Güncelleme tarihi: 20 Şub 2022

2018 yazıdır. Antalya ilinin Kumluca ilçesine bağlı Adrasan Mahallesi, eski adıyla Çavuşköy’de bir otelde organizasyonumuz vardır. Ben hazırlık planları içindeyken iki arkadaşım, biz de gelelim der. Arabaya atlar, yola koyuluruz.
Arkadaşlarımdan birinin, çok sevdiği bir Yüksel Teyzesi vardır. Onun tarafından akşam yemeğine davetli olduğumuzu öğreniriz. Vardığımızda bizi, mükellef bir sofrayla karşılar. Görmüş geçirmiş, içindeki yaşam sevincini korumuş bir kadındır.
Yüksel Teyze’nin dört ayaklı çocukları heyecanla bize hoş geldiniz der. Birinin bir ayağı olmadığı dikkatimi çeker. Adının Şans olduğunu öğrenirim. İki yıl sonra orada yaşamaya başladığımda, kendisiyle bu denli yakın olacağımız, aklıma bile gelmez.
Ev yüksekçe bir yerden koyu görüyordur. Yıldızlar ve sahilin ışıkları birbiriyle dans eder gibidir. Kemanımı elime alıp hicaz bir şarkı çalmak farz olur. Yüksel Teyze, yaşının verdiği dinginlikle şarkıya girer: “Nasıl geçti habersiz, o güzelim yıllarım…” Ona bakınca, şarkı başka bir dokunur. Soprano olduğunu, gençliğinde pırıl pırıl bir sesi olduğunu çok sonraları öğreniriz. O artık sesini beğenmediğini söylese de, ben ne zaman eşlik etse, çok mutlu olurum.
Ertesi gün, hep birlikte tekne turuna çıkarız. Başta bizden biraz çekinir, sonra bakar biz olduğumuz gibiyiz, kendini daha rahat hisseder. Dans ederiz, çalan şarkılara eşlik ederiz. Rakısını içerken, bizimle hayata dair, bir sürü sır verir. O an değerinin ne kadar farkında olduğumuz bilinmez, yaşayın, yaşam ertelemeye gelmez, içinizden nasıl geliyorsa öyle yaşayın, ben şimdi sizin yaşınızda olsam, kimse oturtamaz beni der. Oturmaz da, yaşına rağmen! Bizim de onu gördükçe, oturasımız gelmez, içimizi çocuksu bir neşe kaplar.
Tekne turu sonrası, bize içecek bir şeyler ısmarlamak ister, deniz kıyısında bir yerde otururuz. Sohbet aynı coşkuyla devam eder. Arada kalkar, tanıdığı, bildiği birilerine laf atar, sonra neşeyle bardaklarımızı tokuştururuz. Derken ben, bir konuşmaya kulak misafiri olup evinizi kiraya mı veriyorsunuz, ne kadara veriyorsunuz diye sorarım. Hemen merak ederim bir yere ya da bir yerde yaşayan birine içim ısınırsa, burada kiralar ne kadar? Konuşlanıvereyim oraya isterim. Göçebe ruhum, kendine yuva arayan ruhum... Bir şeyler söyler, düşünürseniz konuşuruz der. Konuşuruz.
Yıl 2020’nin ocak ayıdır. İçime bir his dolar. Benim bu hislerim meşhurdur. Bizi Yüksel Teyze ile tanıştıran arkadaşımı ararım. Yüksel Teyze’nin evi boş mudur derim. Dolu olduğunu öğreniriz. Yine sorarız, belki boşalır, boşalacak sanki derim. Arkadaşım belli olmaz, olabilir der.
Biraz zaman geçer. Arkadaşıma yine bir sorabilir misin derim. Sorar ve boşaldığını öğrenirim. Heyecanla tutalım derim. Tutarız. Şubat sonu, Mart başıdır. Çok geçmeden pandemi patlak verir. Yüksel Teyze, bakın neyin ne olacağı belli değil, vazgeçmek isterseniz, benim için sorun değil der. Yok, derim, ben kararlıyım. Tuttuğumuz evin iki aylık kirasını hemen gönderirim. Karnımda kelebekler uçuşur.
Beklenmedik şekilde şehir dışına çıkışlar yasaklanır. Hazirana kadar İstanbul’dan çıkamayız. Öyle böyle derken Haziran sonu, 2018 yılında yine birlikte Adrasan’a geldiğimiz iki arkadaşımla, kedilerimin şimdilik birini alıp diğerini arkadaşıma bırakarak yola çıkarız. İçimde tarif edemediğim bir heyecan vardır. Sanki uzun zamandır gidemediğim, çok özlediğim bir yere gidiyorumdur.
Ve geliriz. Benim ilk kez bu kadar güzel bir evim olur. Bu kadar geniş, güneş alan… Herkes bir odaya yerleşir, ben çatı katını seçerim, duvarları ahşaptandır, kitaplarımı yerleştiririm hemen kitaplığa, annemin verdiği örtüyü örterim yatağımın üstüne, üç tarafında da pencereler vardır. Her camı başka bir güzelliğe bakıyordur. Rüyada gibiyimdir.
Sabah, güneş ışığı uyandırır. Gün doğumunda yataktan fırlayıp hayran hayran, nazlı nazlı doğan güneşi izlerim. Erken saatlerde yürüyüşe çıkarız. Sonrasında denize gireriz. O saatlerde denize girmeyi çok severim. Sonra eve gelip okurum, yazarım, çizerim. İnternet üzerinden devam eden işlerimi sürdürürüm.
Arkadaşlarım gittikten sonra, zaman zaman başka dostlarım gelip gider. İlk defa dostlarımı ağırlayabileceğim odalarım olur. Sabah uyandığında, sevdiğin birileriyle karşılaşmak evin içinde, kahveni içerken, sohbet edebilmek, ne büyük zenginliktir. İnsan bunun ne kadar özlemi içinde olduğunu, uzun zaman sonra bunu tekrar yaşayabildiğinde anlıyor. Aile olmanın değerini, hane halkından biri olmanın ne olduğunu… Birbirinden güç alıyor, birbirine güç veriyor.
Hep bir aile kurma çabamı, şimdi daha iyi anlıyorum. Bizim gibi insanların aile kuramayacağı inancına kafa tutmuşum. Bunun yarattığı sabırsızlıkla olsa gerek, aile olmanın ne demek olduğunu çok da anlayamamış, hayatıma giren insanları da, kendimi de bu hayali gerçekleştirmeye zorlamışım.
Neyi fark ediyorum biliyor musunuz? İnsanın sevdiği kişinin veya kişilerin enerjisiyle dolan bir evse uyandığınız, siz oradaysanız, onlar oradaysa ve siz dilediğiniz zaman kendinizle de kalabiliyorsanız, aynı yatakta uyanmış olmanız gerekmiyor, aile oluyorsunuz. Dostlarımın ailem olduğunu zamanla daha iyi anladım, ailemin dostum olduğunu…
Kimi geceler saatlerce otururuz masa başında, uzun uzun sohbetler ederiz. Gelenlerimiz, gidenlerimiz olur. Şarkılar alıp götürür. Gecenin bir yerinde, yerindeyse keyfi Yüksel Teyze’nin, o kalbimize dokunan edasıyla doğrulur, kalkar yerinden, kendini sevdiği şarkının kollarına bırakarak dans etmeye başlar.
Ona bakıp yaş alırız, o oluruz, o bize bakıp gençleşir, içinde canlı duran o ruh hayat bulur. Hele gökyüzüne açıp ellerini, bir konuşması vardır ki bir yandan eşlik ettiği şarkı arasında Yaradanıyla, Allahım der, ben sana böyle gelmek istiyorum, dans ederek, şarkılar söyleyerek, ne olur buna izin ver!
‘’Deyiptin baharda görüşelim
Bahar geldi geçti, sen gelmez oldun
Yaradan aşkına, ne olur dön
Kuşlar kondu göçtü, sen gelmez oldun’’
Bir ben kapılıp müziğin ve ortamın büyüsüne, kaybedercesine dans ederken bulurum kendimi, bir Yüksel Teyze doldurur hem sahneyi, hem ruhumuzu, hem kalplerimizi…
Yeşilçam şarkıları… Adrasan semaları… Etrafımıza dizilmiş dağların, bizi sımsıkı kucaklayışı... Hani çok sevdiğin biri sımsıkı sarılır da için titrer ya… Sesimiz geceye karışır, gece sanki içimizden akıp gider, ağır ne varsa orada, alıp gider.
İnsanın zenginliği dostlarıdır. Neredeyse bir yılı paylaşırız. Birbirimizi zamanla daha çok severiz. Birbirimize karşı saygımızı da, sevgimizi de koruruz. Birbirimizi incitmekten çekiniriz. Bahçemizi sularken, suladığımız ruhumuzun susuz kalmış toprakları olur. Roman havası oynarken, açıp kalplerimizi göklere, uzandığımız sonsuzluk olur. İçimden geçen, bu anları, hiçbir zaman unutamayacağımız, unutamayız.
Biz bir gün yaşamdan çekilir gideriz ama yaşam, o anları derinlerde bir yerlerde, saklı tutar. Sonra, bizden sonra kimler doğar, bu topraklardan kimler geçer? Yüksel Teyze, bir garip Hüseyin hatırlanmaz. Onların buraya ektikleri sevgi, dostluk, buradan geçenin, içinde uyanır. Birileri ekmiştir belki bu topraklara bu tohumları ve onlar, bizde çiçek açmıştır, kim bilir?
Babaannemi görürken rüyalarımda, son zamanlarda Yüksel Teyze’yi görmeye başlarım. Babaannem benim canım, ruhumdur. Çok sohbetimizde, karşımda onu görür gibi olurum. Sanki Yüksel Teyze’yle sohbet ederken, onunla hasret gideririm. Onun gülüşünde, hayat dolu hâllerinde... Onun yalnızlığını görürüm belki onda, onun iyi kalpliliğini…
Babaanneciğim anlatırdı. Anneciği, bir gün misafirlikte kapıya gelip ayağımda donum bile yok bak diyen bir kadına çıkarmış kendisininkini vermiş. Eski zaman donları, herhalde içlik gibi bir şey. Babacığı bizim hanım ayağındaki donu bile verir diye takılırmış. Ölçüsüz yufka yüreklilik, bizde aile yadigârı… Birinin bir şeyi yoksa hemen bendekini ona vermek isterim. Onun yoksa benim varsa, kendimi suçlu hissederim. Yüksel Teyze’yle öyle benziyordur ki bu gibi huylarımız… Hayal kırıklıklarımız, içimize kapanmalarımız…
Babaanneciğim, ‘’Kırmadım, kırılmadım.’’ derdi. Ne kadar kırılmış olduğunu alzheimer olduğunda anladım. O zaman kusarmış insanlar, hırçınlaşmaları belli edermiş nasıl bir hayat yaşadıklarını… Sitem ettiğini bile duyduğum sayılıdır. Bir kez kırılırsam biter benim için derdi, bitmesin diye kırılmamaya çalışır, kırılsa bile muhtemelen belli etmez, kendini de kırılmadığına inandırmak isterdi. Sesini, oğlum diye telefonu açışını nasıl özlüyorum.
Herhalde ona karşı içimde hep bir özlem olacak. Ne zamanlardı, nelerle savaştım, ne mücadeleler verdim, kimlere kendimi ispatlamaya çalıştım. Otuz yaşıma geldiğimde, bir sürü şey yapıyordum, bir şekilde hayatta kalmayı başarıyordum ama kim olduğumu bilmiyordum. Her şey olabilirmişim gibi geliyordu, her şeyden birazdım sanki… Bir şeye sığamıyordum, kendime bile… Bedenime sığamıyordum, yaptığım işe sığamıyordum, aldığım eğitime sığamıyordum, hep sınırların ötesi çekiyordu beni, hep kendimi oralara doğru büyük kulaçlar atmaya çalışırken buluyordum.
İstanbul’a geri dönüyorum. Artık dönmeliyim. Vakti geldi. Burası bana ne mi öğretti? Ben bir çılgınlık yapıp buralara gelip ne mi kazandım? Bir kere hangi yaşa gelirse gelsin insanın, kaybetmeyeceği bir ruhu olduğunu ve onunla sonsuzlaşacağını anladım. Yüksel Teyze, benim yaşım kadar zaman önce, buralarda kimsesi olmamasına rağmen buralara gelmiş. Buranın halkı, onu her şey olarak düşünmüş ama yorgun, ruhunu dinlendirmek için buralara gelen, doğayı seven, onunla beslenen biri olarak düşünmemiş. Bir şeyi görebilmek için, o şeyi içinizde bir yerlerde bulabilmeniz gerekir.
Tek başına bir kadın olarak gelmiş, köyün bütün delikanlı geçinen vurdumduymaz kör ayvazlarına yeri gelmiş hadlerini bildirmiş. Sevenler de olmuş onu, ama ne kadar sevseler de, farklı dünyalardan olduklarından, ne kadar anladıkları bilinmez. O da muhtemelen, çok kez onları anlayamamış. Hepimiz yaşadığımız, görüp geçirdiğimiz kadarını bilmiyor muyuz? Doğrular var, bir de kazın perdeli ayağı… Su dosdoğru akmıyor. Yeryüzünün bir sürü engebesi var ve su, yolunu bulmak için, sürekli kendine, başka yollar açıyor.
Burası artık, benim içimde bir yerlerde yaşıyor. Ben, buralarda bir yerlerde yaşıyorum. Uzun yıllar sonra buraya geldiğimde, neler hissedeceğim kim bilir? Yüksel Teyze burada olacak mı? Olacak tabii… Ne zaman mı? Sen gelmez oldun türküsünü çaldığımızda… Sonra Yunan müziği açacağız, Yüksel Teyze heyecanla kalkacak olduğu yerden ve kaptırıp kendini müziğin ritmine, dans etmeye başlayacak. Uzatacak ellerini gökyüzüne, konuşacak yıldızlarla… Zaman duracak, o olacak, biz olacağız ve sonsuzluk olacak.
Sonra bir gün benim gibi otuzlarında, kim olduğunu bilmeyen, sadece hayatta kalmaya çalışmış, çok sevilmek istemiş, daha çok sevilirim umuduyla, kul köle olmaya, her şeyden vazgeçmeye hazır biri buraya gelecek. Belki adı Hüseyin olmayacak, Ömer olacak, Ateş olacak, Koray olacak… Ben burada olmayacağım, buralar bende olacak da olsa! Ben onun kalbinde olacağım, ona ihtiyaç duyduğu umut olacağım, fısıldayacağım; ‘’Ben buradayım, Yüksel Teyze burada, biz buradayız.’’
Ben yine kalkmış oynuyorum, kıvıra kıvıra… İnce topuklu ayakkabılar hatta, kahkahalar atıyorum. Yüksel Teyze ah ah diyor, dikkat et! Annemi o kadar dikkatli izlemişim ki zamanında, merak etme diyorum. Ne güzel kadındı benim annem! Ben de giyerdim diyor Yüksel Teyze, bayılırdım topuklu ayakkabılara…
Bu dağı görüyor musun? Bu kadar ağacı olur mu yine üzerinde bilmem ama, muhtemelen bu yoldan yürürsün. Biz Mişa ile yürürdük bu yolda… Kitap dinlerdim, musiki ders kayıtlarını dinlerdim, kendimi Bekir Sıtkı Sezgin sanarak, bir de usul vurmaya çalışarak eşlik ederdim. Sen bunları bilmeyeceksin; bununla birlikte bunları yaparken ara ara kanat çırptı ya ruhum, işte bunu içinde hissedeceksin.
Ne büyük zenginlik… Ben o an senden gülümseyeceğim, seninle gülümseyeceğim. Gülümseyen sen ya da ben olmayacağız, bizden, hayat gülümseyecek, yaşam gülümseyecek, sonsuzluk gülümseyecek. Yüksel Teyze, gitarıyla Onur, yoga yaparak huzur bulduğumuz Ayşe, annem, Hatice Teyze, Sinem, Derya, Hülya, Tuana, Hira gülümseyecek. Sen onları tanımazsın. Hiç önemi yok! Bu toprağız biz ve bu toprak sen olup gülümseyecek, sen bu toprak olacaksın ve biz, sende olacağız.
Dönerken dopdolu içim! Biraz buruk, daha cesur, daha kim olduğumun ve kim olmadığımın farkında, umutlu… Tek dileğim, bir aileyiz ya biz burada, geçimli geçimsiz, dünyadan, ailemin her üyesinin kalbinin ışığını kalbime katmış, kalbimin ışığını kalplerinde bırakmış gideyim. Hepsi bu!
Hüseyin Akdağ


Yolun açık olsun canımm . geçtiğin dikenli yolların içinden tek başına dimdik yürüdün. Herşeye rağmen bukadar güzel bir yüreğin var oluşuma şükür ediyorum. Tabikide biliyorum sen hayata her zaman güzel bakan sevgi dolusun ama azmin mücadelenden dolayı Atatürk'ü şu sözü aklıma gelir sanata yakışıyor bu söz doğruluğun inandığın gerçeklerinle eş değerde
Büyüklük odur ki, hiç kimseye iltifat etmeyeceksin, hiç kimseyi aldatmayacaksın, memleket için gerçek ülkü neyse onu görecek, o hedefe yürüyeceksin. Herkes senin aleyhin de konuşacak, Herkes seni yolundan çevirmeye çalışacaktır. İşte sen bunda karşı koyuşları yok eden olacaksın. Önüne sayılamayacak güçlükler yığacaklardır. Kendini büyük değil küçük, zayıf, araçsız, hiç sayarak, kimseden yardım gelmeyeceğine inanarak bu güçlükleri aşacaksın. Ondan sonra sana büyüksün derlerse, bunu diyenlere de güleceksin.
1908 (Atatürk’ün S.D.V,…